
Her Gün AŞÛRA, Her Yer KERBELÂ Mı ?
Aşra, Arapça ‘aşr’ (on) kelimesinden türetilen, Muharrem ayının 10.gününe has kullanılan bir kavramdır. Bu günü anlamlı kılan pek çok hâdiseden bahsedilir. Ancak bu güne asıl damgasını vuran, bu ayı matem ayına dönüştüren kırılma noktası, İmam Hüseyin’in Kerbelâ’da acımasızca şehid edilmesi hadisesidir.
Hz. Peygamberin öpüp kokladığı ciğerparesi, gözbebeği, cennet gençlerinin efendisi olarak nitelediği bu güzide insanın, hiçbir suçları olmadığı halde diğer Ehl-i Beyt yarenleriyle birlikte azgın bir güruh tarafından vahşice katledilmesi, herkesi derinden sarsmıştır.
Tabi hadisenin ayrıntısına girmek bu sütunlara sığmayacağı gibi, akıllara da sığmayan, yürekleri dağlayan bu facianın deşilmesinden ziyade, çıkarılacak dersler ve alınacak ibretler üzerinde durmak daha akıllıca olur düşüncesindeyim.
Her şeyden önce bu elim hâdise, Alevisi-Sünnisi herkesin yüreğini parçalamış ortak bir acı ve yastır. Bırakın Ehl-i İslam birini, Ehl-i insaf olan herkesin tüylerini diken diken eden, gözlerini yaşartan çok dramatik sahnelerin yaşandığı yerin adıdır Kerbelâ.
Dünyevi hırs ve ihtirasın insanları nerelere sürüklediğini göstermesi kadar; her türlü tehlike ve entrikalara karşı insanlığın izzet ve şerefini korumanın ne büyük erdem olduğunu göstermesi bakımından da büyük ibretlerle doludur Kerbelâ. Haksızlık karşısında hak aramamanın neticesinde, hak ile birlikte şerefin de kaybolacağını çok iyi bilen İmam Hüseyin, gerçek bir insanlık dersi vermiştir.
O yıllarda henüz Müslüman olmamış, bu talihsiz sahnenin içinde yer almayan Türkler üzerinden oyun oynayan; sanki bir tarafta Ehl-i Beyt yanlısı, diğer tarafta Emevi yanlısı varmış gibi göstererek bizi birbirimize düşürmeye çalışan zihniyete prim verecek söz ve davranışlardan özellikle kaçınmak gerekir.
Kaldı ki, her zaman mazlum ve mağdurun yanında yer alan Türkler, Müslüman olduktan sonra Ehl-i Beyt’in yanında yer almış, Müslümanlığı onların eliyle seve seve kabul etmişlerdir. O gün bu gündür hiçbir Müslüman Türk, çocuğuna Yezid ismini vermemiş fakat hemen her evde Ali, Hasan, Hüseyin, Zeynep, Fatma isimleri yer bulmuştur.
Bu elim hâdise şunu da göstermiştir ki; zulüm ile âbâd olunmaz. İster devletler olsun, isterse şahıslar olsun, kim bekâsı için başkalarının hukukuna tecavüz ederse, kulların hakkını çiğneyerek yükselmek isterse sonu berbat olur. “Küfür devam etse de zulüm devam etmez.” “Mazlumun sabrı, zalimin belasını çabuklaştırır.” Nitekim öyle de olmuş, Kerbelâ zulmü Emevi hanedanlığının çöküşünü hızlandırmıştır…
Maziyi geri getirmek mümkün değildir. Tarihte olanlar, yaşayan insanlar için birer ibret vesikasıdır. İbret alınarak tekrar aynı hataların yaşanmamasına çalışılır. Bugünün Müslümanları da o günkü hadiselerden ders çıkarıp aynı yanlışlara düşmemelidir. Tarih, ne övünme ne de dövünme malzemesidir. Evet, haklı olarak Kerbela’yı düşünen mü’min çok üzülür, bağrı yanar ama aklını da duygularının önüne geçirerek ileriye bakar.
Hz. Hüseyin için gözyaşı döken Müslüman, O’nun davası uğrundaki samimiyetini ve ihlasını, yüce değerler için yalnız da olsa gerekirse gözünü kırpmadan canını ve malını verebileceğini düşünerek O’nun hayatı gibi bir hayat yaşamaya çalışır, çalışmalıdır.
Hacı Bektaş-ı Veli hazretlerinin dediği gibi “Bin kere mazlum olsa da bir kere zalim olmaya kalkışmaz.” Hele hele o hadiseleri bugün birileriyle bağdaştırarak kimsenin hakkını çiğneyemez…
Şunu açık yüreklilikle söylemek gerekirse; aslında Yezid bir semboldür. İmam Hüseyin de bir semboldür. İkisi de tarihe mâl olmuş; biri “Hakk”ı, diğeri ise “Bâtıl”ı simgeleyen sembol şahsiyetlerdir. Tıpkı Hz. Âdem’ in iki oğlu, Hâbil ve Kâbil gibi…Bugün artık Yezid’ i ve yandaşlarını şahıslarda aramak yerine zihniyetlerde aramak gerekir sanıyorum.
Bir yerde hak ve adalet yerini zulme, keyfiliğe bırakmışsa orada Yezid zihniyeti var demektir. Yine ister Müslüman olsun isterse olmasın kişi, nefsinin esiri olmuşsa, onda Yezid hasleti kalmış demektir. Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, mazlumun yanında zalime karşı koyma sorumluluğumuz vardır.
Öte yandan Yezid’ e lânetler yağdırırken onun hâl ve hareketlerini benimsemek ve uygulamak ise çok ciddi bir çelişki olmalıdır. Ve yine Hz. Hüseyin’ e ağıtlar yakıp gözyaşı dökerken onun ruhunu ve mesajını algılamadan, uğrunda canını verdiği prensipleri hayata geçirmeden yaşamanın da fazla bir anlamı olmayacağını düşünüyorum. Dünya durduğu müddetçe Yezid zihniyeti devam edecektir, önemli olan Hüseynî duruş ve tavrı sergileyebilmektir.
Hz. Hüseyin’in, İslam’ın izzeti ve ikbâli için canını ve kanını ortaya koyduğu; adalet, cesaret, fedakarlık, ahde vefa, haksızlığa karşı durma, dünyevi menfaatler için eğilip bükülmeme gibi ulvi hasletleri hayata geçiremediğimiz müddetçe, ‘Her yer Kerbelâ, her gün Aşra’ olabilecektir.
Ve yine Müslümanların mezhep, meşrep ve törelerini Dinin önüne geçiren taassuplarını kırıp İslam kardeşliğini ve vahdâniyetini sergileyemedikleri müddetçe de, ‘Her yer Kerbelâ, her gün Aşra’ olması mukadderdir.
Irak’ta yaşananların bizim de başımıza gelmemesi için, aşuredeki ruha uygun, farklılıklarımızla bir arada yaşama kültür ve bilincini yakalayamadığımız sürece de yine, ‘Her yer Kerbelâ, her gün Aşra’ tehlikesi mevcuttur… Yazar: İhsan ÜNLÜ Tarih: 2008-01-22
|
|